Tezekle Yanan Sobalardan Yükselen Bir Nesil
Bir ülkenin hafızası bazen anayasada değil, bir köy okulunun is kokmuş duvarlarında saklıdır.

Ahmet İpin
-
Ne büyük kampüsler vardı o zaman,
ne akıllı tahtalar,
ne de kalabalık projeler…
Ama bir sınıf vardı.
Bir soba, bir öğretmen ve beş ayrı yaşta çocuk…
Bugün geriye dönüp baktığımızda “Nasıl oldu da başardılar?” diye sorduğumuz o kuşak, işte tam da o sınıflarda yetişti. Elektriklerin sık sık kesildiği, yolların kışın kapandığı, defterlerin bazen yarım kaldığı ama umudun hiç eksilmediği köy okullarında…
Bu yazı, rakamların, istatistiklerin ya da müfredat tartışmalarının yazısı değil.
Bu yazı, yaşanmış bir eğitimin hatırasıdır.
Ben bu eğitimi, doksanlı yıllarda Van’ın Tuşba ilçesine bağlı Gedelova Köyü’nde yaşadım…
BİR SINIFTA BEŞ HAYAT
Bazen her şey tek bir sınıfta başlar.
Doksanlı yıllardı.
Kırsalda bir köy okulu… Tek sınıf, tek soba, tek öğretmen. Ama o sınıfın içinde beş ayrı sınıf, beş ayrı hayat vardı. Birinci sınıfın ürkek bakışları, ikinci sınıfın hece sevinci, üçüncü ve dördüncü sınıfların sabırsızlığı ve en arkada, hayata bir adım daha yakın duran beşinci sınıflar…
Ben bu eğitimi o yıllarda Van’ın Tuşba ilçesine bağlı Gedelova Köyü’nde yaşadım.
Aynı manzarayı yine Tuşba’ya bağlı Gölyazı, Çomaklı ve Çobanoğlu köylerinde de gördük.
Köyler arasında gidiş gelişler olurdu. Öğrenciler birbirini tanısın, kaynaşsın diye öğretmenler piknikler düzenlerdi. Köyler arası bilgi yarışmaları yapılır, futbol turnuvaları tertiplenirdi. Eğitim yalnızca sınıfın dört duvarı arasında kalmaz, hayatın içine taşardı. Belki de bu yüzden o dönemin eğitimi bu kadar nitelikliydi.
Öğretmen köyde yaşardı.
Şehre gidip gelmez, köyden kopmazdı. Akşamları lojmanında ertesi günün dersini planlar, sabah gün doğmadan kalkar, okulun kapısını açardı. Sınıf, çocuklardan önce hazır olurdu.
Soba, köy çocuklarının getirdiği tezeklerle yanardı.
Kimi zaman odun bulunurdu, kimi zaman yalnızca tezek… Ama o soba yandığında yalnızca sınıf ısınmazdı; çocukların içi de ısınırdı. O ateş, bir köyün umudunu ayakta tutardı.
Çocuklar sınıfa girerken bir düzen vardı.
Birinci sınıflar en öne, arkalarına ikinci sınıflar… En arkaya dördüncü ve beşinci sınıflar otururdu. Kız çocukları çoğu zaman ön sıralardaydı. Öğretmen, büyük sınıflardan bir öğrenciyi kaldırır, küçüklere okuma yaptırır; dördüncü sınıfa ödev verir, birinci sınıfla diz dize oturur, harfleri sabırla anlatırdı.
Bu bir müfredat değildi.
Bu, öğretmenin vicdanıyla ve sezgisiyle kurduğu bir dengeydi.
Ve o sınıflarda çok zor bir şey başarıldı.
Van ve Diyarbakır gibi illerde, Türkçe bilmeyen çocuklara; Kürtçe bilmeyen bir öğretmen, yalnızca kelimeleri değil, dili, yazıyı ve ilmi öğretiyordu. Aynı dili konuşmadan anlaşmayı, aynı dünyayı paylaşmadan ortak bir gelecek kurmayı başarıyordu.
Bugün dönüp baktığımda şunu görüyorum:
O tek sınıflı köy okullarından çıkan çocukların birçoğu, bugün bu ülkenin farklı alanlarında söz sahibi. Çünkü o eğitim, ezberle değil; sabırla, emekle ve hayatın içinden verilmişti.
Ama bugün başka bir manzarayla karşı karşıyayız.
Öğretmenlerin sınıfta verdiği dersin ücreti yetmediği için özel dersler, dershaneler, birebir eğitimler yaygınlaştı. Buna rağmen çocuklar hâlâ başarısız.
Peki sebep nedir?
Bugünün öğretmenleri mi yetersizdir?
Yoksa bu çağda büyüyen çocukların algısı, dikkati ve dünyayla kurduğu bağ mı eskisine göre zayıflamıştır?
Bunu bilemiyorum.
Ama şunu çok iyi biliyorum:
Bir zamanlar tezekle yanan bir sobanın etrafında, farklı köylerden gelen çocukların aynı hedef için yarıştığı o eğitim anlayışı; bugün onca imkâna rağmen ulaşamadığımız bir başarıyı üretmişti.
Belki de mesele imkân değil, ruhtu.
Yer: Gedelova Köyü / Tuşba – Van


