Bahtın Sessiz Kapısı
Kış akşamları erken inerdi eskiden. Sobanın çıtırtısı, ince belli bardakta dumanı tüten çay ve büyüklerin yarım kalmış hikâyeleri…

Ahmet İpin
-
Çocukken bu hikâyelerin çoğunu anlamazdık. Ama bazı cümleler vardı ki, sanki odanın tavanına asılır, yıllarca orada kalırdı. İçlerinden biri hep aynıydı: “Allah baht versin evladım…”
O zamanlar bu söz kulağa bir temenniden ibaret gelirdi. İnsan büyüdükçe anlıyor ki bu cümle, bir hayat tecrübesinin özetiymiş.
Hayatın matematiği okulda öğretilen matematiğe hiç benzemez. Kitaplarda her şey nettir: Çalışırsan kazanırsın, emek verirsen karşılığını alırsın. Formüller kusursuzdur. Sonuçlar kesindir. Fakat insan gerçek hayata karıştığında bu denklem yavaş yavaş değişmeye başlar.
Bir bakarsın; en parlak zihinler bekleme odalarında yaşlanır. En çok çalışanlar, en çok yorulanlar, en çok isteyenler… Kapı eşiğinde kalırlar. Tam olacak dersin, olmaz. Tam geldi dersin, geri döner. Sanki görünmeyen bir el, başarıya giden kapının tokmağını tutuyordur da henüz açmaya niyetli değildir.
İnsan bu noktada ilk defa “neden?” sorusunu sorar. Neden bazı yollar dümdüz, bazı yollar yokuştur? Neden bazı kapılar kendiliğinden aralanır, bazıları bütün güce rağmen yerinden kıpırdamaz?
Sonra bir gün hayat sana başka bir sahne gösterir. Çok da umut bağlamadığın, çok da güçlü görmediğin biri çıkar karşına. Yoluna bakarsın; her şey bir şekilde önüne serilmiş gibidir. Fırsatlar onu bulur, insanlar onu çağırır, kapılar onu bekler. Ayağının altındaki taşın peynire dönüşmesi dedikleri şey işte o an anlam kazanır.
İnsan bu manzarayı görünce önce şaşırır, sonra susar. Çünkü anlar ki hayat sadece gayretin değil, nasibin de hikâyesidir.
Bu gerçeği fark etmek, insanın içindeki kibri sessizce söndürür. Başarıyla gelen gurur yumuşar, başarısızlıkla gelen öfke diner. Yerine daha sakin bir duygu yerleşir: Teslimiyet.
Teslimiyet, vazgeçmek değildir. Aksine; elinden gelenin en iyisini yaptıktan sonra sonucu daha büyük bir iradeye bırakabilme cesaretidir. İnsan çalışır, çabalar, gecesini gündüzüne katar. Ama bilir ki her kapının anahtarı kendi cebinde değildir.
Belki de bu yüzden eskiler başarıya ulaşan birine “ne kadar zekisin” demekten önce “bahtın açık olsun” derdi. Çünkü bilirlerdi; akıl, emek ve yetenek insanın yürüdüğü yoldur. Ama yolun sonundaki kapıyı açan şey çoğu zaman bahttır.
Hayat, bazen bir roman gibidir. Aynı şehirde doğan iki insanın hikâyesi bambaşka yönlere savrulur. Biri sayfalar dolusu mücadeleyle ilerler, diğeri birkaç cümlede büyük dönüşler yaşar. Okur olarak dışarıdan bakınca adaletsiz gibi görünür. Ama yazarın planını bilmeden hikâyeyi yargılamak mümkün değildir.
Belki de hayatın en büyük olgunluğu, bu bilinmezliği kabullenebilmektir. Her şeyin kontrolümüzde olmadığını, bazı satırların bizim kalemimizle yazılmadığını anlayabilmektir…
Ve işte tam bu noktada, yıllar önce soba başında duyulan o cümle yeniden anlam kazanır: “Allah baht versin; baht verince taht kendiliğinden gelir.”
Bu sözde derin bir sükûnet vardır. Çünkü insan bilir ki emeği zayi olmaz; yalnızca zamanı ve yolu bazen değişir. Nasip gecikir ama kaybolmaz.
Belki de insanın yapabileceği en doğru şey, sabah kalktığında çalışmak; gece başını yastığa koyduğunda ise şunu söylemektir:
“Rabbim, yolumu açık eyle. Emeğime bereket, kalbime sabır, bahtıma ferahlık ver.”
Ve sonra beklemek…
Sessizce, umutla, yoluna bakarsın; her şey bir şekilde önüne serilmiş gibidir. Fırsatlar onu bulur, insanlar onu çağırır, kapılar onu bekler. Ayağının altındaki taşın peynire dönüşmesi dedikleri şey işte o an anlam kazanır.
İnsan bu manzarayı görünce önce şaşırır, sonra susar. Çünkü anlar ki hayat sadece gayretin değil, nasibin de hikâyesidir.
Ve sonra beklemek… Sessizce, umutla, inançla…

