Rüzgâr Dindiğinde Kalan: Kürt’ün Türk’e, Türk’ün Kürt’e Kardeşliği
Bazı rüzgârlar uzaktan gelir… İnsanın içine memleket gibi dolar.

Ahmet İpin
-
Sanki her şey yoluna girecek sanırsın. Sanki kırılan onarılacak, dağılan toparlanacak… Sanki “kardeşlik” dediğimiz şey yeniden dirilecek.
Ama rüzgâr bir gün diner.
İşte o gün insan, kadim bir gerçeğin tam ortasında kalır:
Bu coğrafyada kardeşlik sözle kolay kurulur ama bedeli ağır ödenir.
Biz bu topraklarda bir cümleyi çok severiz:
“Etle tırnak gibiyiz.”
Doğru mu? Doğru…
Çünkü aynı ekmek bölündü, aynı türkü söylendi, aynı toprağa aynı alın teri düştü.
Aynı cenazelerde omuz verdik, aynı düğünlerde halaya durduk.
Ama gerçek kardeşlik sadece yakınlıkla değil, adaletle ayakta kalır.
Tam burada perde arkasında sahneye oturmak isteyen karanlık gölgeler çıkar ortaya…
Ne Türk’ü severler, ne Kürt’ü.
Sevdikleri tek şey vardır: çatlak.
Çünkü çatlak büyüdükçe pazarlık büyür.
Kavga uzadıkça “vekâlet” el değiştirir.
Aynı acı, aynı öfke, aynı korku… bu sefer başkalarının hesabına yazılır.
Masada bir dil vardır; yumuşak, süslü, iddialı…
Sahada bir gerçek vardır; sert, acı, kırıcı…
Masadaki söylem ile sahadaki eylem arasındaki uçurum derinleştikçe, insan ister istemez şunu duyar gibi olur:
“Kardeş dedikleri, bazen sadece bir stratejinin üst başlığıdır.”
Bu trajedinin en can yakıcı kısmı ise dünyanın “medeniyet” diye konuşan sesidir.
İnsan hakları derler, barış derler, demokrasi derler…
Ama çıkarların terazisi ağır bastığında vicdanın sesi kısılır.
Kim kiminle iş tutuyor?
Hangi karanlık akıl hangi kapıyı aralıyor?
Kim hangi ateşi hangi bahaneyle büyütüyor?
Bilirler…
Ama görmezden gelirler.
Büyük oyun kurucuları kartlarını yeniden dağıtırken filler tepişir.
Ve ezilen yine çimen olur.
Çimen dediğin kim?
Çimen, sabah işe giden adamdır.
Çimen, okuluna gidip eve dönmek isteyen çocuktur.
Çimen, evladını kaybetmekten korkan annedir.
Çimen, bir lokma ekmeğin hesabını yapan babadır.
Kısacası çimen, bu ülkenin normal insanıdır.
Birileri, kardeşliği slogan yapar.
Birileri, acıyı sermaye gibi biriktirir.
Birileri, öfkeyi diri tutarak güç devşirir.
Ve en tehlikelisi…
Bir yalanı sürekli tekrar ederler:
Sanki Türk ile Kürt birbirine düşmandır.
Değil.
Ben sokakta gördüm:
Türk esnafın Kürt müşteriye “Hoş geldin” deyişini,
Kürt komşunun Türk komşuya “Buyur çay iç” deyişini…
Biz birbirimize düşman değiliz.
Bizi birbirimize düşman eden akıllar var.
Kürt’ün kalbinde “anlaşılamama” birikir,
Türk’ün içine “bölünme korkusu” düşer.
Ve bu iki duygu, kötü niyetli ellerde aynı zehre dönüşür.
Oysa çözüm basittir, ağırdır ama nettir:
Kardeşlik nutukla değil, hakkaniyetle kurulur.
Kardeşlik sevgiyle değil, adaletle korunur.
Bu coğrafyada kardeşlik bir seçenek değil, bir mecburiyettir.
Türk Kürt’süz eksik kalır,
Kürt Türk’süz yalnız kalır.
Ve biz birbirimizi kaybedersek, kazanan hiç kimse olmaz.
Rüzgâr diniyor…
Perde arkasındaki gölgeler çoğalıyor…
Ama hâlâ vakit var.
Masadaki sözle sahadaki gerçeği aynı hizaya çekmek için,
kardeşliği çıkarların oyununa kurban etmemek için,
çimenin ezilmesine razı olmamak için…
Herkesin bir cümle kurma hakkı var artık.
Çünkü filler tepişirken çimen ezilmesin diye,
çimenin de konuşması gerekiyor.

